Maddiyata Verdiğimiz Önem

Maddiyata Verdiğimiz Önem
8 Haziran 2020 · 7 dakikalık okuma

Bu aralar İngiltere’de doktorlukla ilgili yaptığım canlı yayınlar sayesinde şunu fark ettim, en çok ve ısrarla sorulan şeylerden biri maddiyat. Geçim, hayat standardı, ev alma, araba alma, maaş vs. Eleştirmek için yazmıyorum, sadece bu durumu beraberce fark edip irdeleyelim istedim.

Türkiye gibi gelişmekte olan, para değeri görece düşük ve pek çok insanın geçim sıkıntısı yaşadığı ya da en azından bundan endişe ettiği bir ülkede büyümenin doğal bir getirisi olarak aklımız fikrimiz sürekli parada olabiliyor. Zira ülkede sürekli hayatta kalma modunda yaşama psikolojisi hakim. Belki bizim nesilde görece daha az bile olsa, 1-2 önceki neslin yaşadıkları ve alışkanlıkları dolaylı olarak bizi de etkiliyor. Bunların sonucu olarak çok para kazanmayı ve zengin gibi yaşamayı ve görünmeyi en önemli hedef, mutluluk reçetesi, başarının en önemli ölçütü gibi görme durumu olabiliyor. Kendini gerçekleştirme, dünyaya ve insanlara faydalı olma, hayat kalitesini etkileyen; huzur, aile, arkadaş, hobiler, doğada zaman geçirme, yeterli uyku vs vs gibi diğer şeyler sanki hep paranın gölgesinde kalıyor. Önceliğimiz bu olunca, bu kariyer seçimlerimizi de etkileyebiliyor dolayısıyla. Bizim gibi ülkelerde özellikle ailelerin çocuklarını genelde doktorluk, mühendislik, öğretmenlik, memurluk gibi ‘geçim garantili’ mesleklere yönlendirmeleri, sanat gibi, sevdikleri ve iyi oldukları, ama maddi açıdan biraz daha riskli görülen meslekleri ancak ‘hobi olarak’ yapmaya izin vermeleri de muhtemelen biraz bundan. Eğer kendimiz çok iyi bir kazanca sahip olmazsak devletin bakması gibi bir şey de gelişmiş ülkelere göre daha az mümkün olduğu için bu korkuların çıkış noktası çok anlaşılır. Ülkece Maslow piramidindeki ortalamamız baya aşağılarda olunca, doğal olarak üstteki noktalara ulaşmak zorlaşıyor. Ve insan neyin yoksunuysa ona odaklanması da çok doğal.

Ancak genelde yanıldığımız, kaçırdığımız bir nokta var: Pek çok insan, mutlulukla paranın doğru orantılı şekilde sonsuza kadar arttığını ve ‘ne kadar çok para o kadar iyi’ olduğunu sanabiliyor. Ancak pek çok araştırma gösteriyor ki, bir noktaya kadar belli bir gelir seviyesinde olmak mutluluğu, refahı artırsa da, bir noktadan sonra para artmaya devam etse de mutluluk artık artmamaya başlıyor. Ve bu mutluluğun sabitlenmeye başladığı nokta, çok zenginlikle başlamıyor. Hatta bazen çok zengin olmak mutsuzluk, depresyon vs sebebi de olabiliyor. Her şeyin fazlası zarar sonuçta. Pek çok ünlü, zengin insanın hayatı bu örneklerle dolu. Dışarıdan mükemmel gözüken pek çok hayatın içinde kimbilir ne fırtınalar kopuyor ama çoğu zaman insanlar o hayatları sorunsuz zannediyor. Bakınız Aşk-ı Memnu 😂

Ayrıca elbette mutluluk o kadar kişisel, ve başka bir sürü faktöre dayanan şeyler ki, sizin sahip olduklarınızdan çok daha azıyla çok daha mutlu olan da olur, sizin sahip olduğunuzdan çok daha fazlasına sahip olup çok mutsuz olan da. Dahası hayatın tek amacı mutluluk da değil bence ama o da apayrı bir yazının konusu olabilir.

Maddiyata o kadar odaklanmış durumdayız ki, bazen daha yeni tanıştığımız insana, bunların mahrem konular olabileceğini düşünmeden, evleri kira mı, kendilerinin mi, ne kadar ve maaşları kaç gibi soruları sormaktan çekinmeyecek kadar önemsiyoruz (Tabi sınırlar nedir, bunlara nasıl ve neden riayet edilir gibi meselelerden genelde bihaber olmamızın da payı var burada).

Paraya verdiğimiz önemi gösteren şeylerden biri de, kıyafetlerimizle, evimizle, eşyalarımızla, arabamızla, telefonumuzla, yaşam tarzımızla, sosyal medyamızla sürekli zengin gibi görünme çabası bence. Kafamızda zenginlik ve zengin yaşam biçimi = başarılılık, havalılık; fakirlik veya fakir yaşam biçimi = başarısızlık, eziklik diye kodlanmış. Üstelik çoğu zaman, maddi durumumuzun bizim pek kontrol edemediğimiz faktörlerin sonucu oluşmasına rağmen. Sürekli zengin görünmezsek rezil olacağız, yerin dibine geçeceğiz, bir başarısızlık abidesi gibi algılanacağız hisleri hakim sanki pek çoğumuzda. Bunun sebebi bir de şu diye düşünüyorum, gelir dağılımının çok dengesiz olduğu ülkelerde insanlar kendilerinin fakir grupta olduğu zannedilmesin diye, zengin olduğunu ispatlamak ya da öyle görünmek için bir yarış içinde olabiliyor. Dolayısıyla zengin olmak ya da zengin gözükmek, kendini üstün göstermenin en önemli parametrelerinden biri olarak algılanıyor.

Neden Avrupa, Amerika gibi ülkelerde gençler harçlıklarını çıkarmak için okuldan arta kalan zamanlarda kafelerde garsonluk yapmaktan çekinmezken bizde utanç kaynağı olarak görülüyor meselesi de buradan geliyor olabilir.

Maddiyatla ilgili ülkece ne kadar zaman ve enerji harcadığımızı, İngiltere’ye gelip de yaşam tarzlarındaki farklılıkları gördükçe fark etmeye başladım. Örneğin burada çok zengin bir iş adamı, ünlü bir politikacı, başarılı bir üniversite profesörü olup, takım elbise altına spor ayakkabı giymek ve eski bir sırt çantası takmak, ve bu halde metroyla ya da bisikletle işe gitmek çok yaygın. Bu görüntüde bir ‘problem’ olduğu beynime o kadar işlemiş ki, fark etmeden duramamışım, dahası özellikle ilk zamanlarda epey şaşırıyordum, ama zamanla alıştım, artık Türkiye’deki, herkesin sürekli mükemmel görünmeye çalışması meselesi garip ve saçma geliyor. Şu anda o derece alıştım ki, kendim de benzer davranışlarda bulunmaktan çekinmiyorum. Canım isterse, şık bir kıyafeti, rahat etmek için spor ayakkabı ve sırt çantası ile kombinleyebilirim, ve bu görüntüyle bir problemi olan varsa da bu onun problemi, benim değil diyerek hiç de önemsemem :) Zaten genel olarak, insanların ne düşündüğüne odaklanmayı bırakabildiğimiz zaman, insan hiç tatmadığı bir özgürlükle tanışıyor. Tanısanız siz de seversiniz :)

Bir de bütün bunların altında, ülkemizde çok yaygın olan, mükemmel olmalıyız, yoksa ‘elalem ne der’ düşüncesinin tüm hayatlarımızı yönetmesi meselesi de var sanırım ama oraya girmeyeyim şimdi, çıkamayız. Eminim daha da irdelense belki üzerine kitap bile yazılacak kadar çok sayıda ve çetrefilli, daha bir dolu psikolojik, sosyolojik sebepler vardır bu yukarıda saydığım davranışların altında.

Memleketin sosyolojik çözümlemesini naçizane kendi bakış açıma göre yaptıktan sonra, başta bahsettiğim, çok sık sorulan, ‘İngiltere’de geçim durumları nasıl?’ sorusuna yine kendi deneyimlerime ve düşüncelerime göre cevap vereyim:

Öncelikle, eğer amacınız çok zengin olmak, sefa içinde yaşamak, süper evlerde yaşamak filansa, hele de ilk yıllarınızda, hele de Londra’da baya zorlanabilir, hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. Tabi Londra merkezinde değil de biraz daha merkezden uzak yerlerde biraz daha uygun fiyatlı düzgün evler var. Tabi o zaman da mahalleyi, okulları vs beğenmeyebilirsiniz ve işiniz merkeze yakınsa bu sefer de yol gitmek zor olabilir. Londra dışında geçim biraz daha kolay ama yine bu da göreceli.

Bir de ortalama olarak İngiltere ve Londra’da evler biraz daha eski, küçük ve genelde eşyalı, bunlara hazırlıklı olmak lazım.

Bu konuda daha net bilgiler isteyenler için, İngiltere’de doktorluk rehberimdeki Maaşlar adlı konu başlığında daha ayrıntılı bilgiler paylaştım.

https://kendisinindoktoru.com/ingilterede-doktorluk-rehberi/#maaslar

Sonuçta yeni bir ülkeye yerleşince ilk yıllar hem maddi hem manevi bir çok zorluk oluyor elbette. Adapte olmak gereken bir sürü şey oluyor. Bunlar sizi geliştire de bilir, fazlaca zorlayıp ağır da gelebilir. Yine bu da kişiden kişiye değişen bir şey. Sizi nasıl etkileyeceğini bilebilmeniz için kendinizi iyi tanımanız lazım. Ama bu kendini tanıma meselesi de oturduğumuz yerde olmuyor. Emek, zaman ve yöntem gerekiyor, bazen de zorluklarla test ederek, deney yaparak bulmak gerekiyor.

Elbette ki bütün bunların sizi nasıl etkileyeceği, sizin beklentilerinize ve koşullarınıza göre farklılık gösterir. Ayrıca ilk geldiğinizdeki düşünceniz hep aynı kalmayacaktır. Örneğin biz Londra’ya ilk geldiğimizde epey eski ve küçük bir evde kalmıştık. Bunda temel sebep ilk evi tutmanın mecburen biraz aceleye ve acemiliğe gelmesi idi, ama ayrıca merkeze, işe yakın olmak bizim için daha önemliydi, öyle olunca da fiyatlar arttığı için evin büyüklüğü ve kalitesinden feragat etmemiz gerekiyordu. Her ne kadar o ilk evimizden çok memnun olmasak da, aşılamayacak bir zorluk değildi ve bir şekilde alıştık ve 1 sene kaldık. Sonra fırsat olunca daha içimize sinen bir eve geçtik. Şu anda da çok şükür evimizden memnunuz. Her ev gibi, hayattaki her şey gibi, kusursuz değil belki, ama olması da gerekmiyor. Önemli olan bizim ondan memnun olmamız.

Özetle, bu yolda birçok zorluklar olsa da, zamanla bazı sorunlar düzeliyor (para biriktirdikçe ve deneyim kazandıkça daha iyi evlere çıkmak gibi), bazılarına alışılıyor, bazıları da az da olsa hala biraz batabiliyor, her şeyde olduğu gibi 🤷🏻‍♀️ Bu yüzden de zaten ülke değiştirmek öyle sanıldığı kadar kolay ve cennete girmek gibi bir şey değil. Birçok belirsizlik, risk ve zorluk ama aynı zamanda da fırsat, avantaj ve gelişme fırsatı barındırıyor. Ama siz memnun mu olursunuz, pişman mı olursunuz, işte onu bilmesi çok zor. Herkesin kendi vermesi gereken, zor kararlar. Herkese uyan tek tip bir cevap yok. Pek çok konuda olduğu gibi, bunda da kolay, hap gibi bir cevap bekleniyor biliyorum. İsteniyor ki ‘Evet’ ya da ‘Hayır’, ‘Sen kesin gel’, ‘Para sorun olmaz’ gibi çok net cevaplar gelsin. Ama hayat ve insan bu kadar karmaşık ve belirsizlik dolu olunca, pek çok şeyin de doğru cevabı böyle. Emek verilmeden buralara gelinemediği gibi, buralarda yaşamın nasıl olduğunu öğrenmek için de biraz emek vermeniz gerekiyor, dolayısıyla ne kadar elimden geldiğince kolaylaştırmaya, yol göstermeye, bildiklerimi elimden geldiğince doğru bir şekilde anlatmaya çalışsam da, bu bilgileri harmanlayıp kendinize uyarlayacak, yolu yüreyecek, zorlukları göze alacak ve aşacak olan sizsiniz, ve bundan pek kaçış yok. Ama umarım az da olsa bir faydam oluyordur. Herkese kendi yolculuklarında kolay gelsin.