Hekim Göçü

Hekim Göçü
14 Mart 2022 · 5 dakikalık okuma

Malumunuz son zamanlarda, Türkiye’den beyin göçü, ve özellikle de hekim göçü logaritmik bir şekilde artış halinde, ve bu nedenle de haliyle bu konu artık toplumun pek çok kesimi tarafından da sıklıkla konuşulan ve tartışılan bir konu haline geldi. Son zamanlardaki grevleri ve bu konudaki haberleri duymayan pek yoktur sanırım.

Türkiye’deki sağlık sistemindeki problemlerden, insanlık dışı çalışma koşullarından, hekimler yıllardır yakınıyor, yani bu aslında çok yeni bir durum değil. Ancak bir durum iyileşmek yerine gitgide kötüleşmeye devam ettiği zaman, doğal olarak bir yerden sonra ip kopuyor. Ülkedeki diğer problemler de, sürekli daha da kötüleşmeye devam eden çalışma koşullarına eklenince, hepsi bir kombinasyon halinde, pek çok insan için dayanılmaz bir noktaya gelmeye başladı.

Bunun doğal bir sonucu olarak artan göç, artık toplumdaki herkesi etkilemeye başlayınca (hastanelerde randevu bulamama gibi sonuçlarla), biraz geç de olsa, sağlık çalışanları ve yakınları dışındaki insanların da bu konuda farkındalığı artmaya başladı. Sonuçta ülkenin sağlık sistemi, içinde yaşayan herkesi etkileyen ve herkesi ilgilendiren bir durum. Bir ülkenin sağlık sisteminde bu kadar ciddi sorunlar varken, doktorlar hayatından bezmiş bir haldeyken, o sağlık sisteminden iyi bir hizmet almak çok mümkün değil.

Bu girişten sonra, biraz da bu konuyla ilgili kendi yolculuğumdan, deneyim ve gözlemlerimden bahsetmek istiyorum:

Ben 2014 yılına kadar Türkiye’de yaşayıp, tıp fakültesinden mezun olduktan kısa bir süre sonra Londra’ya yerleşmiş olan bir hekimim. Şu anda Londra’da Psikiyatri uzmanlık eğitimi alıyorum.

Ben tıp fakültesindeyken, benim dönem arkadaşlarım içinde, yurtdışına gitmeyi düşünenlerin sayısı bile bir elin parmaklarını geçmiyordu. Şu anda, tıp fakültesi öğrencilerinin çoğu, ilk sınıflardan itibaren yurt dışında doktorluk yapmayı düşünüp, bunun hazırlıklarına erkenden başlıyor.

Ben tıp fakültesinin son senesi olan ‘İntörn doktor’luğumu yapana kadar, yurtdışına yerleşme gibi bir düşünce ya da planlama içinde değildim. Sonuçta hekim olarak göç etmek hiç kolay değil, hangi ülkeye giderseniz gidin, masraflı ve zorlu sınavlara girmeniz, sonra yabancı bir dilde ve ülkede hekimlik yapmaya adapte olmanız gerekiyor. Ancak İntörn doktorluğum sırasında, daha önceden çok da farkına varamamış olduğum pek çok sorunu net bir şekilde görmek, Türkiye’de hekimlik yapmanın, en azından benim için çok sürdürülebilir olmadığını göstermiş oldu. Şanslıydım ki, tam da ben mezun olmak üzereyken, mühendis olan eşime Londra’dan bir iş teklifi geldi, ve bunun üzerine ‘Ya nasip’ diyerek Londra’ya göçtük ve o zamandan beri Londra’dayız.

Pek çok göçmenin de bildiği gibi, bu hikaye, masallardaki gibi ,‘ve sonsuza kadar mutlu yaşadılar’ şeklinde o noktada bitmiyor. Elbette buraya yerleştiğimizden beri pek çok zorluk ve adaptasyon sorunu yaşadık, hala da zorlandığımız pek çok şey var, sonuçta hayat hiçbir yerde cennet değil. Ama özellikle de şu andaki durumlara bakınca, hala Türkiye’de olan doktor arkadaşlarıma konuştukça, ben kendi adıma gönül rahatlığıyla diyebiliyorum ki: ‘İyi ki gelmişim’. Ancak bu bir yandan da beni üzüyor, bir nevi ‘survivor’s guilt’ denilen, hayatta kalanın suçlu hissetmesi psikolojisini yaşıyorum. Gönül ister ki, memleketimde de, dünyanın her yerinde de, insani koşullarda yaşamak ve çalışmak mümkün olsun.

Sağlık çalışanı olmak dünyanın her yerinde zor, ama zaten zor olan bu işe bir de insani olmayan çalışma koşulları (hasta olsak da çalışmak zorunda bırakılmak), ve insanlık dışı çalışma saatleri (36 saatlik nöbetler gibi), hasta ve yakınlarından sürekli gelen sayısız sözlü ve fiziksel şiddet, hiyerarşi ve zorbalık gibi faktörler de eklenince tadından yenmiyor :) Ben tıp fakültesinin bitirdiğimde, başta çok severek seçtiğim mesleğe, hepten küsmeye çok yaklaşmıştım. Doktorluk İngiltere’de de kolay bir meslek değil, İngiltere’nin sağlık sistemi olan NHS’in de pek çok sorunu olduğunu biliyoruz. Ancak en azından şartlar ve kurallar daha insani olunca, mesleğime olan sevgim geri geldi ve sık sık bunun için şükrediyorum.

Kendim tıp fakültesindeyken, uzman olunca koşullar biraz iyileşiyor zannediyordum, ancak fakültedeki arkadaşlarım uzman olmaya başlayınca, o zaman da çilenin bitmediğini gözlemlemiş oldum. Uzman da olsanız, özelde de çalışsanız, yine de çok zor koşullar altında çalışılıyor. Sözlü şiddetin olmadığı bir gün zaten yok, ama fiziksel şiddet de o kadar sık ki, artık neredeyse şaşırmıyoruz bile. Sürekli savaşta çalışır gibi bir psikolojide, bir yandan hastaları hayatta tutmaya çalışırken, bir yandan da hayatta kalmaya çabalıyoruz.

Koşullar bu kadar zor olunca, bu yetişmiş insanları ülkede tutabilmek için, sadece duygu sömürüsü yeterli değil. Koşulların iyileştirilmesi şart. Daha önce de olduğu gibi, sistemsel hataların kabulünden ziyade, suçu doktorların üzerine atıp, toplumun, doktorun tek derdinin maaş olduğunu zannetmesi isteniyor. Ancak bence maaş meselesi, sadece bu çoktan taşan bardakta bir damla. Elbette sonuçta ömrümüzü adadığımız mesleğimizden, bu kadar emeğe, zorluğa ve riske değen bir karşılığı beklememiz, geçim derdi olmadan hayatımızı sürdürmeyi istememiz en doğal hakkımız, ancak mesele maaştan çok çok daha derin. Her şeyden önce, sağlıkta şiddete, toplumun her kesiminden, sıfır tolerans olması çok önemli. Medeni bir dünyada ve toplumda yaşamanın en temel kurallarından biri, isteklerinizi ve derdinizi şiddetle değil, kanun ve kurallar çerçevesinde, düzgün bir üslupla ifade etmektir. Ancak maalesef Türkiye’de bu çok yaygın bir durum değil, özellikle de sağlık sisteminde. Bunun sebeplerine girersek çıkamayız, ama şu anda durum bu, ve bu çok üzücü. Eğer bu koşullar ve durumlarda ciddi anlamda iyileşmeler olmazsa, çok yakında memlekette fazla iyi doktor kalmaması çok olası.

Keşke durumlar daha iyi olsa da, göçmek zorunda kalmak yerine, memleketimizde, sevdiklerimizle beraber, hayatımızdan memnun bir şekilde yaşayabilsek, ama şartlar bu haldeyken, maalesef ki ülkemiz bu yetişmiş insanlarını kaybetmeye devam edecek. Bunun önüne geçilmesi için, köklü ve ciddi değişimler gerekiyor, ama bir günde düzelebilecek şeyler değil maalesef. Zira problemlerin bir çoğunun temelinde, biraz da toplumumuzun eğitim seviyesi ve davranış yapısı yatıyor, ve bu ancak nesiller sonra düzelebilecek bir durum.

Keşke bıçak kemiğe dayanmadan önce bu konuda bir şeyler yapılsaydı, ama en azından şimdiden sonra bir şeyler değişir diye ümit etmek istiyorum, yoksa ülkemiz için hiç iyi olmayacak.

Bu değişimlerin olması için de, sadece sağlık çalışanlarının değil, herkesin biraz elini taşın altına koyması ve bu değişimleri yöneticilerden talep etmesi şart diye düşünüyorum. O nedenle toplumun her kesiminin bu sorunların farkında olması önemli.

Daha güzel günlerde mesleğimizi yapabileceğimiz bir gelecek umuduyla, 14 Mart Tıp Bayramımız kutlu olsun.